Brezilya’dan Notlar: Sırada Ben Varım

Brezilya ve Türkiye birbirine inanılamayacak derece benzeyen iki ülke. Coğrafyanın, iklimin bu kadar farklı olduğu iki yerde insanlar nasıl olur da böylesine aynı olabilir diye düşünüp duruyorum uçaktan indiğimden beri. Sorunun cevabını seyahatin ilerleyen günlerinde bulacağım elbette ama şimdilik yapboz parçalarını düzenlemeye çalışıyorum. Teker teker elime alıp ön yüzlerini çevirip renk tonlarına göre resmin uygun düşen taraflarında biriktiriyorum karmakarışık parçaları. Trafik ve trafikte ruh halleri bir köşeye, sayısı bitip tükenmek bilmeyen Alış veriş mağazaları bir köşeye, herkesin ısrarcı, pazarlık yapma halleri bir diğer köşeye. Kısa sürede fark ediyorum ki sosyal dinamiğin haritasını çıkarmak ve resmi tümüyle görebilmek için birebir yer sıralar.  

Bankalarda, postanelerde, vapura binerken, müzeye girerken ya da otoyol benzincisinde tuvalet sırası beklerken hep bir gizli amaç varmış gibi sanki; sıra beklememek. Sanki bunu başarabilirlerse sistemi yenmeyi başarmış olacaklar. Haklılar, sistem (demokrasi) bu topraklarda sadece otuz bir yaşında ve hala ilk yılındaki kadar köksüz ve sallantıda. Bu sistemin bir parçası olmayı reddetmenin, sürekli onu yenmeye çalışmanın Brezilya insanına verdiği hazzı anlayamazsak, Brezilya’yı ve dünyadaki rolünü de anlayamayız diye düşünüyorum.

Herkesin hayatını kolaylaştırmak için kendiliğinden gelişmiş olmalı “sıraya girme” uygulaması. Düşünecek olursanız kaosu engellemek ve verimliliği arttırmak için son derece basit ve bir o kadar da harika bir çözüm, değil mi? Brezilya’da değil. Gel gelelim çalışırsa hak ettiğini alamayacağına inanmış (çünkü gerçekten alamamış) Brezilya insanı düzgünce sıraya girerse sıranın kendisine asla gelmeyeceğine de inanmış gibi. Gerçekten sıra bekleyene sıra pek gelmiyor.

Bu problemle başa çıkmak için olsa gerek Brezilya’da önceleri yazılı olmayan ama toplumda herkesin çok iyi bildiği görünmez kurallardan biri olarak hayata karışmış yaşlıları sıranın önüne geçirme durumu. Mayıs 2014’ten beri de gerçek bir yasa haline gelmiş. İnsanoğlunun kural ilan edilen her şeye geliştirdiği alerji burada da kendini hemen göstermiş elbette. Yıllarca insanların sorgusuz sualsiz ve daha önemlisi gocunmadan, insan olmanın bir parçası gibi benimseyip yerine getirdiği yaşlı kimselere sıra verme geleneği şimdilerde can sıkıcı bir zorunluluk haline gelmiş.

Zenginle fakirin dünyanın pek çok başka yerlerine oranla daha fazla ve kelimenin gerçek anlamıyla sırt sırta yasamak zorunda olduğu Rio de Janeiro’da mesela sıranın onun geçirme jesti eskiden sanki toplumu bir arada tutan uhu rolünü üstlenmişken şimdi hakkı yendiğine inanan ve buna tüm isyankârlığıyla itiraz eden gençlerin surat asma bahanesi gibi.

Üç gün önce Wall Street Journal’da kapak haberi de olan Brezilya sıraları bu güzel insanların güzel ülkesi için gerçekten önemli bir mesele haline gelmiş durumda. Habere göre ( http://www.wsj.com/articles/in-brazil-its-fine-for-seniors-to-cut-the-line-1456276423 ), 72 yaşındaki Mr. De Farias Noel arifesinde Rio’nunkalabalık iş merkezlerinin olduğu bölgesinde bankamatik sırasında bekleyen onlarca insanın önüne geçerken “Sırada ben varım” demekle yetinmiş ve tam bir ast solist gibi ağır ama kendinden emin adımlarla en öne geçmiş.

“Her yerde yapıyorum bunu; markette, eczanede, bankalarda...Biri şikâyet edecek olursa da tek söylediğim önceliğin bende olduğu”.

Benim şahsen karşıma çıkan örneklerin ikisi de bana soracak olursanız yerinde örneklerdi ama ben sadece iki hafta orada yaşadım ve abartılı kibarlığı Amerikalılardan öğrenmiş biri olarak, ne gerildim ne de kızgınlık hissettim. Fakat oralı insanlar konuyla ilgili hayli gergin görünüyordu. Mesela Rio Karnavalında dans ettiğim gece tam kostümlerimizi giymeden önce tuvaleti kullanmak istedik. Ne de olsa kostümlerin rahat on beş kilosu vardı ve biz saatlerce yarı samba yarı yürüyüş halinde olacaktık. Koştur koştur gittiğimiz tuvaletlerdeki sıra bir türlü bitmek bilmiyordu çünkü her iki kişide bir en öne ya yaşlı bir kadın ya da koltuk değnekleriyle yürüyen bir kadın geçiveriyordu. Bir, iki, üç derken sonunda sırada isyan çıkmaya başladı. Bekleyenlerin tepkisini arkadaşım bana şöyle çevirdi;  numara yapıyorlar. Gerçekten sakat sakat karnavala gelmiş olma ihtimali yok! Resmen sahtekârlık yapıyor. Sözlü tepkileri az sonra sert kapı çalmalar izledi. İçeriden sakince çıkan koltuk değnekli kadın için çok üzüldüm, ona kızan kadınlar için ben yerin dibine girdim ama bir yandan da orası Brezilya. “Burası Türkiye...” gibi yani.. İnsanın içine bir şüphe ister istemez düşüveriyor böylesi bir kuralın istismara çok açık olması sebebiyle.

Daha sonra Rio’nun Çeşme’si olarak açıklayabileceğim Buzios’a giderken yolda durduğumuz benzinlikte dank etti böylesi güzel toplumsal bir alışkanlığın neden yasalaştırılmış olabileceği.

Çok tatlı ve gerçekten yürümekte zorlanan çok yaşlı bir teyze, kızının yardımıyla benim sırada beklediğim tuvalete geldi. O manzara karşısında düşündüm; zorda olduğu belli olan bir insana yardımcı olmak içten gelen bir dürtü. İki insan yan yana gelince insanlık yeniden doğuyor sanki. O tatlı ama zorda teyzeye zaten sırasını vermeyecek genç, yaşlı kimseyi tanımıyorum. İster Brezilyalı olsun ister Alman, Fransız...

Yasalaştırmak, insanların hali hazırda şikâyet etmeden yıllardır yaptığı bir jesti onlara dayatmak tabi ki 2014’ten bu yana $20,000 değerinde ceza kesmiş olan hükümetin kararı. 

Yani iyi insan olmak bile yetmiyor. Baktılar çok iyisiniz, yaşlılarınızı ya da aslında ihtiyacı olan herkesi toplumca koruyorsunuz, birileri hemen bunu kara çevirmenin yolunu bulup kendi iyiliğinizi yeni bir uygulamaymış gibi burnunuza dayayıveriyor. Zorunluluk haline getirilmiş iyilikler de elbette geri dönüp sizi ısırmaya başlıyor.

Peki ya Karnavaldaki koltuk değnekli kadın? Numara yapmıyormuş; gerçekten o değneklerle kostümünün içine girdi ve şans eseri benim az ötemde samba yürünüşe başladı. Hükümetin yasalarının insanların sinirini bozması sebebiyle eskiden olsa kendiliğinden sıra verilecek olan sakat bir kadına şimdi artık sahtekar deniliyor. Gençlerin büyük bir kısmı yaşlılara sinir olur hale gelmiş; bazı yaşlılarsa kendilerine karşı kibarlığı en temel var olma hakları gibi görmeye başlamış. Yılların geleneği, toplumsal çöküşe sebep olmak üzere. Yani zor is Brezilya’da sıraya girmek, en iyisi eve gidene kadar dayanın derim.  

SÜTYENİNİ Mİ ÇIKARMIŞ ?

İçeride neler yaşayacağımızı biletini kontrol ettirmek için bekleyenlerin girdiği düzensiz sıradan az çok tahmin etmeliydim. New York için bile fazla sıradışı   bir sıraydı...Aralık ayazında göbek dekolteli kazaklarla popo çizgisinin az altında etekler giymek kolay cesaret edilecek şey değildi. İşin ucunda Angel Haze bile olsa. You only get one moment in this life to be great diye şarkı sözleri yazdığı (an itibariyle Spotify’da sadece 7.5 milyon kere dinlenmiş) doğruydu belki ama o da insandı sonuçta. Benim biraz fazlaca kışa uygun giyinmiş olmamı anlayışla karşılamasını umarak biletimi görmek isteyen iri adama uzattım. Hayatımın en gururlu anı değildi ama en azından üşümüyordum ve büyük bir ciddiyetle 21 yaşın üstünde olup olmadığım sorulmuştu. Gece güzelleşmeye başlamıştı bile işte.

İki ay önceydi; sevgilimle (Tamam tamam, aslında kocam. Göstermeye çalıştığımdan sadece biraz daha az havalı bir insanım) genelde çok farklı olan hobilerimize biraz daha saygı duyabilmek için yeni günler başlıklı, adı üstünde yeni bir gelenek yaratmıştık. Her ay birimiz uyandığımız andan yatana kadar o gün çift olarak neler yapacağımızı planlayacak, diğeri de sessizce önüne konulan her teklifi kabul edecekti. Her şey planın bir parçası olabilirdi. Tek bir şartla; bu aktivitelerin bizi hayatın rutininden çıkarması gerekiyordu. Bu sayede mesela Ferrari kullandık (tahmin edin hangimizin isteğiydi), New York’un adım atmadığımız, uzak mahallelerine gittik, yedi yıldır önünden sürekli geçmemize rağmen içeri giremediğimiz bağımsız sinemada bir film izledik ve o soğuk Aralık günü, bana ait bir aktivite olarak Angel Haze konserine gittik.

Biletleri alırken onunla ilgili bir tek şey biliyordum; Battle Cry şarkısı. Bugünse kendisini kardeşten yakın görüyorum zira kız kardeşim olsaydı bile beraber yapacağımızı düşünmediğim şeyleri o iki saatte Angel’la yaptım. Öncelikle şunu bilin isterim; kendisi tam bir melek. Sahneye geç çıkmadığı gibi kendisinden önce sahne alan ön gruplar New York’a geldiğimden beri başıma gelen en güzel keşifler oldu.

Bu ön grupları Melek Hanim kendi mi seçmiş bilmem ama sahneye nasıl bir giriş yaptığıyla ilgili tek karar mekanizmasının kendi olduğuna eminim. Belli ki ne mekan (Sound of Brazil) ne menajerler ne de herhangi bir kural bu ateş parçası, minicik hatunu durdurabilmiş. Ne de olsa elde koca bir blunt’la (puronun içi boşaltılıp, yerine marijuana konularak elde edilen alkolsüz, gazlı içecek (!) ) sahneye adım atıp, çığlıkların biraz durulduğu ilk anda onu havaya kaldırıp, uzuuun bir nefesle yakıp, tüm konser boyunca da içmek kapalı bir alanda sahne alan her Amerikalı şarkıcıya nasip olamazdı. Özellikle de itfaiyenin yeri geldi mi polisten bile önemli olduğu, sigara içmeninse çocuk istismarı, hayvanlara işkence ve vergi kaçırma girişimlerinin hemen altında sıralandığı bir şehirde (Angel’ın içtiği sigara olmadığı için sorun olmadı herhalde). Yani daha birinci dakikadan anladık ki bu kız özel bir kızdı ve o gece giderek ilginçleşeceğe benziyordu. Amaç rutini kırmaksa, biz ortalığı darma duman etmiştik.

Bu kısa ama derin darbeli show’dan etkilenmiş bir şekilde konsere başladık. Hiçbir şarkısını bilmediğim bu 12 yaşında oğlan çocuğu gibi görünen minik kız maşallah 72 yaşında, yıllarını otoyollarda tek başına direksiyon sallayarak geçirmiş (Türk) bir kamyon şoförü gibi konuşuyordu. Bu durum tabi en çok bizim işimize yaradı çünkü bol argolu, pek kızgın ve yakıcı içerikli şarkıların genelde dört beş kelimeden meydana gelen nakaratlarını ezberlemek, ilkokul çağlarında Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi'nden tutun da İstiklal Marşı’nın iki değil tam on kıtasını ezberlemek zorunda bırakılmış biz Türk gençleri için çocuk oyuncağıydı. Olsa olsa fuck, shit, damn, bir de söylemesi ayıp n'li kelimenin hangi sırada dizildiğini ezberlemek yeterliydi. Böylece şarkı sözlerinin en can alıcı kısımlarını hızlıca cebime atıp kendimi etrafımdakileri gözlemlemeye kaptırıverdim.

Beş on dakika geçti geçmedi beynimde bir ampul yandı (farklı ampul, farklı) Angel Haze lezbiyen olmalıydı çünkü bizi çevreleyen sahne önü kalabalığında benim kocam da dahil toplam sadece beş erkek vardı. Diğer sevgililer hep kadındı. Kadın erkek herkes her şekilde birbirini yeter ki sevsindi elbette, kombinasyonların nasıl sıralandığı hiç önemli değildi ama Angel’i ve sanatını daha iyi anlayabilmek için onun cinsel tercihini dolaylı olarak da olsa keşfetmiş olduğum için bir an mutluluk duydum açıkçası. Tıpkı çağdaş sanatçıların milyonlarca dolara satılan bazı soyut eserlerini anlamak için onları ve hayat hikayelerini iyi bilmek gerektiği gibi, Angel’in şarkılarını daha iyi anlamak için onu daha iyi tanımak gerekiyordu ne de olsa.

Bu şekilde onu çözmeye iyice yaklaştığımı hissettiğim bir anda yeniden beklenmedik bir şey yaşandı ve Angel dinleyicilerin arasından iki kadını ellerinden tutarak sahneye çıkardı. Ne samimi, ne gerçek bir sanatçıydı bu kız. Topluluğu eğlendirmede de tam bir ustaydı ama az sonra olacaklara ne kendisi ne de biz hazırdık.

Sahneye çıkarılan dinleyicilerden daha oynak, daha çıplak olanı yeterince öyle olmadığını düşünmüş olacak ki kaşla göz arası üstünü çıkarıverdi. Bir bakmıştık beyaz bir üst, hop bir daha baktık zıp zıp zıplayan yaramaz göğüsler. O noktada artık kalabalıkta, müzisyenlerde ve yılanın başı Angel’da zaten eser seviyede bulunan adap edep de blunt dumanına karışıp uçtu gitti. Kendi şaşkınlığını mi gizlesin, hatun için kopan alkışları geri mi kazanmaya çalışsın, ne yapsın bilemezken, sanırım ne onu hayal kırıklığına uğratmak ne de sürü psikolojisinin dışında kalmak isteyen sahnedeki diğer seyirci de yüksek çığlıklar eşliğinde soyunuverdi. Hafif striptiz ezgili bu düetin ortasında kalıveren Angel tüm çabasıyla yapabileceği tek olası şeyi yapmaya gayret ediyor; ciğerini parçalarcasına şarkı söylüyordu. Tam bu sıralardaydı sanırım, yüksek olan tempoyu yukarıda tutmak için en ünlü ve hani bildiğimiz tek şarkısı Battle Cry’ı da söylemeye başlayınca, bizim akşamımızın akıbeti netlik kazandı: rutin itinayla bozulmuştu.

İşte bu şekilde kocamı elinden tutup kızlara kazakların, tshirtlerin ve hatta sütyenlerin fazla geldiği, müzisyenlerin demonstrasyon ve teşvikiyle herkesin ot içtiği, şarkıcının dinleyicileriyle kardeş olduğu, korumalarınsa kalabalıktan bir fırt çektiği bir ortama götürdüm. Güzel bir akşamdı ve her seferinde olmasa bile o gün yeni günler projemizin amacını on ikiden vurduğu kesindi! Bütün evli (evsiz) çiftlere şiddetle tavsiye ettiğim bir aktivite Angel Haze.

 Kendisinin de dediği gibi:

This shit sounds like the danger zone

I’m the big bad wolf, Ima take the throne

Brooklyn'de Bir Cuma Aksami

Her sey bir mesajla baslar. Yemek zevki kadar muzik zevkine de guvendiginiz dostunuz Whatsapp grubundan cuma aksami Wolf Alice konserine davet eder. Oncesinde de Ramen Yebisu - Turkce meali "Ye Bir Sus" - adli Japon restorani denenecektir. Hayir demek olasilik disidir.

Manhattan metrolarini cuma aksamlarina ozgu isten yeni cikmis ve dagitmaya hazir yirmi ila kirk yas arasi, siyahlar icindeki calisanlar ordusu kaplamistir. Bunlarin bir kismi ya ofiste icmeye coktan baslamis ya da bir an once baslayacaklari restoranlara ulasmanin sabirsizligi icinde, suratlarinda kayik bir tebessum ile gevsemeye yuz tutmus durumdadir. Gomlekler eteklerden disari firlamis, kravatlar cantalara kaldirilmis, rahatsiz is ayakkabilari yerini şık ama bir o kadar da uzerinde tepinmeye elverisli ayakkabilara birakmistir. Manhattan bir cuma aksamina daha yeni restoran maceralari ve bol icilecegi simdiden belli olan yuksek alkol hacmiyle hazirdir.

Peki ya Brooklyn?

14. Sokak duraginda Manhattan'in en eski treni olan 1'den Brooklyn'in en gozde hatti olan L'e gecis yapilan yer alti yolu size Manhattan'in bu ölçülü dagitma tarzini unutmak durumunda oldugunuzu hatirlatir. ölçülü dagilmis is kiyafetleri, simdilik ölçülü alinmis alkol ve kulakliklardan ölçülü seviyede dinlenen muzik Brooklyn metrosuna yaklastikca geride kalir. Buralara hakim hava ozgurluktur. Kahverengi ekose ceket pantalon takiminin icine kot ceket attirmis orta yasli amca disarida bardaktan bosanircasina yagmakta olan yagmurdan korunmak icin pacalarini bordo, deri botlarinin icine sıkıştırmış halde neden arkasindan gecmekte olan iri kadinin turkuvaz renkli bebek arabasini daha hizli itmedigini elestirir bir bakis firlatirken, renkli tokalarla örülmüş saclari ve boncuk gozleriyle arabadaki siyahi bebek adama el sallamaktadir. Bu sirada hemen onlerinde ceryan etmekte olan elektronik muzikle Afrika uflemeli calgilarinin sentezlendigi yeni akim muzik performansinin yuksek tonu bebege en ufak bir rahatsizlik vermemektedir. Son teknoloji muzik aleti-bilgisayar karisimi enstrumani calmak icin ayakkabilarini cikarmis olan muzisyen-teknisyenin kirmizi coraplari etrafinda toplanan merakli kalabaligin muzikten daha cok ilgisini cekmektedir. Ne de olsa dehalar kaliplara sigdirilamaz ve Brooklyn'de kapilar herkese aciktir.

L treniyle Manhattan'la Brooklyn'i ayiran East River'in karanlik sularinin altindan gecerek uc dakikada Bedford duragina ulasirsiniz; yani Williamsburg'un ana duragi; yani Brooklyn'in Karakoy'u. Yagmur tum siddetiyle devam etmekte ama cuma aksaminin hizini kesememektedir. Sokaklar ruzgarda ters donen semsiyeleriyle ordan oraya savrulan, restoranlarsa hafif bugulanmis camlarindan disariyi seyreden ve masa sirasinin gelmesini bekleyen insanlarla doludur. Ben kisa ve islak bir yuruyusun sonunda Ye Bi Sus'a varmis, adimizi bekleme listesine yazdirmis kurumaya calisan islak kedi kafasinda camin onune sinmisim. Iceriyi muazzam bir Miso soup - aci sos karisimi koku sarmis, etrafimsa omuz omuza bekledigim ve boyle oldugu icin cok mutlu oldugum Manhattanlilarla cevrili. Herkes kurulu yaris arabalari gibi masasina gectigi an siparis vermeye hazir olabilmek icin beklerken menuden yemek seciyor; biralar coktan ellerde.

Canim dostum da islak Manhattan-Brooklyn yolculugunu tamamlamis olmanin hakli gururuyla basi dik restorana girdigi sirada hostesin sesini duyuyoruz:

"Dee! Party of two? "

Zamanlamamiz daha kusursuz olamazdi. Yemek sirasinda sohbetimizin icerigi denge bozucu derecede zengin ama sirali: en son Alacati'da gorusmusuz, birbirimizin nemli ve usumus bakislarini gorunce bir an aklimiz oraya gidiveriyor, kafalarimiz karisiyor ama cabuk toparliyoruz. Isinan parmaklarimizla Yebisu Ramenlerimizi mideye indirirken son populer start-uplarin halinden baslayip, memleketin halinde takili kalip bir de son son Sufizmin haline deginerek kredi karti gecmeyen mekandan uzerimizdeki butun nakti birakarak ayriliyoruz. Cunku kisaca Brooklyn: nakit öde ya da öl.

Wolf Alice'i dinleyecegimiz mekan Polonya mahallesinde, adi da haliyle Warsaw. Uslu ogrenciler gibi tam vaktinde gelmisiz, icerisi daha dolmamis bile. Konser 9'da baslayacak; iki gundur Spotify'dan durmaksizin bu grubu dinlemisim, kirk yillik fanlarina tas cikartabilirim; cok hazirim ve hatta saat tam 9'da bir anda aydinlanan sahneyi dolduran üç bacaksizin Wolf Alice olabilecegine inanacak kadar da naifim. Onden cikan bu ilk isinma grubunun muzik tarzi hayat felsefemle tam örtüşmese de baş gitaristlerinin head-bang'lerden sicakladigi anlarin birinde uzerinden firlatip attigi kazaginin altindan bir gunes gibi acan t-shirt bana muzigi bile sevdirmeye yetiyor.

"Stephen King rocks"

Oyle desene! Bir anda cocugu da alternatif rock'i destekler hale gelmis olsam da onlarin sahnelerinin geri kalaninda muzikten cok aklim King'in sigarayi birakmak icin insanlarin ozel bir sirketle anlastiklari ve bu zevkten mahrum olmamak adina sevdiklerinin öldurulmesine bile göz yumabildiklerini anlattigi kitabi "Quitters, Inc" e gidiveriyor. Evet ilk ön grup iyiydi ama King daha iyiydi.

Ikinci grup? Ikinci grup yogun kelimesinin muzikte vucut bulmus hali gibiydi. Oyle ki kacinilmaz olan oldu ve bir iki sarki sonra hayatimda ilk defa bir anda toplaniveren "mosh-pit"cilerin arasinda kaldim. Kivrak bir iki adimda geriye sicramayi basarip seviyeli Manhattanli gozlemci kimligimize burunduk ve agzimiz kulaklarimizda insanlarin cilginca birbirini itip kakmalarini izlemeye koyulduk. Muzik yine arka planda kalmisti, o an aslolan dostane yumruklasmalar ve hipnozdu. Bir de tabi arada bir havada suzulup sonunda suratimizda patlayan alkollu icecekler menusu. Meger yumruklasmalar, tepinmeler gibi asiriya kacmayacak sıklıkta ön saflardan arkalara genelde ucuz biranin basi cektigi farkli icecekler firlatmak da bu tarz alternatif muzik ortamlarinin vazgecilmez geleneklerinden biriymis. Sahsen ilk grubun Stephen King hayrani gitaristinin yarisini icip kalanini uzerimize sactigi su sisesinden okkali bir miktar su suratima gelince acaba hastalik kapar miyim diye dusundugum anlar bir de ikinci grup sirasinda en ön agresif gruptan tam da dostumun kafasina gonderilen ve uzerimizde bosalan bira kutusunun damagimizda biraktigi ucuz tat benim favorilerim arasindaydi.

Ikinci gruptan sonra sahne yeni grup icin hazirlanirken biz artik siranin Wolf Alice'te olup olamayacagina dair bahis mi acsak diyerek icinde bulundugumuz bos dakikalari paraya cevirmenin yollarini ariyorduk. Ya da yalan olmasin; sanirim sadece ben oyle yapiyordum, arkadasimsa sabah yedide ayagina gecirdigi ayakkabilari caktirmadan ve ayaklari o noktada yerleri tumuyle kaplamis olan bira, soda, ter ve tukuruk tabakasina degmeden nasil cikarabilecegini planliyordu. Son iki saattir sirtinda tasidigi televizyon yavrusu laptop da bitkin durumuna pek yardimci olmuyordu elbette. Sorumluluk sahibi otuz yasinda iki kadin olarak isten sonra evimize gidip, bir kadeh kirmizi sarap esliginde pencereye vuran yagmur damlalarini izlemek yerine Williamsburg'un Polonya mahallesinde alternatif rock dinlemeye gelirsek, kacinilmaz sonla da gururlu askerler gibi mucadele edecektik.

Tum bunlar olup biterken, etraf yine bir anda kararip beklenen buyuk finale ulastigimizi haber verdi. Sahneden yukselen parlak isik altinda soyle bir goz gezdirdigim salon sonunda hinca hinc dolu gorunuyordu. Etrafimizi saran alkis ve cigliklar arasinda yavasca utangac bir kiz cocugunun sesi yukselmeye basladi:

"Shake your hair, have some fun

Forget our mothers and past lovers, forget everyone

Oh, I'm so lucky, you are my best friend

Oh, there's noone, there's noone who knows me like you do"

Wolf Alice sahnedeydi ve Brooklyn'de kusursuz bir cuma gecesi sanki daha yeni basliyordu.

Sabaha karsi iki civari yataga uzandigim dakikalarda hala uguldayan ve kendi ic sesimi bile bir duvarin arkasindan duyuyormusum gibi hissettiren kulaklarimda utangac kizin gür sesi, kafamda birbirinin uzerine ziplayip duran adam ve kadinlarin goruntusu, uzerimdeyse konser boyunca maruz kaldigim bira-su-votka karisimi sivinin kokusu uykuya dalmak uzereyim. Icimi sarmalayan tek duyguysa: iyi ki evde bir kadeh kirmizi sarapla yagmuru seyretmeye kalkmamisim; iyi ki Wolf Alice hayrani bir dosta sahibim ve iyi ki orda, tek metro uzaklikta Brooklyn diye bir yer var. 

Upper West Side'da Herkes Gibi

Oturmus hic isik almayan evinin arka odasinda, camdan disari bakarken bir adam gordu karsi apartmanda. Odanin icini secemiyordu ama adami gorebiliyordu. Sakalliydi, galiba hafif de kumraldi. Saclari da uzunla kisa arasiydi. Hani denize dalsa kafasini disari cikardigi an tek hareketle saga ya da sola dogru atabilecegi kadardi tam. Saga mi atardi acaba yoksa sola mi diye dusunmeden edemedi. Kimdi acaba bu adam?  Niye Upper West Side'i secmisti yasamak icin? New York'ta onun gibi sakalli, hafif uzun sacli adamlarin tercih edebilecegi bir suru baska mahalle vardi. Mesela evli miydi? Evliyse biraz daha kabul edilebilirdi burda yasamasi ama yok bekarsa o zaman derhal Brooklyn'e gitsindi. Orada da her yerde degil, bir tek Williamsburg'de yasayabilirdi. Ya da belki Dumbo. Her ikisi icin de esek yukuyle para kazansaydi iyi olurdu cunku evler cok pahaliydi. Bastan asagi burjuvalastirilmis mahallelerin kurşun askerleriydi orada yasayanlar. Kendi elleriyle pahalilastirip, sonra orda yasamanin onlari daha basarili gosterdigine inanip, hergun ise gelip giden ve aslinda orda yasayacak vakti bulamayan insanlarla doluydu buralar.

Uzuldu sakalli adam icin. Yanlis mahalleye dustu heralde diye dusundu. Yazik, arkadaslari onun tam bir basarisizlik ornegi oldugunu da dusunuyordur simdi. Aynada ustunu basini duzelten adama bakarken aklindan onun hikayesini yaziyor ve su nokta da bu adama uzuluyor olduguna inanamadi bir an. Tam delirdigine kanaat getiriyordu ki adam ustune bir yelek gecirdi. Kendi gibi gorunen diger adamlarin da surekli giydigi onu koton, arkasi ipekli, 17. yuzyil Ingiliz maden ocagi calisanlarinin favorisi yeleklerden. Bu sahneyi gordugu an hakli olduguna karar verdi. Bu sefer aklinda hic kusku da kalmamisti. Yolunu kaybetmis bir klişe sandigiydi bu adam. Insallah bu mahallede yasadigi icin yakinda ölüp gitmez diye dusundu. Cunku hicbir şeyden degil de, klişelerden ölürdu insan. Pek cok şeysiz yaşabiliyorduk sanki. Cocuksuz gayet de guzel yapabilenler vardi mesela. Ya da işsiz, gucsuz. Sagliksiz da gunler birbirini kovalayabiliyordu. Ve hatta parasiz. Bir tek kliseleri olmadan rahat nefes alip veremiyordu insanlar.

Sac sakal modeli ve yelek kliseleri tam olan adamin olumune sebep de adres klisesinin yoklugu olabilirdi. Ne kadar da cok calismisti halbuki her seyi icin yillarca. Heyhat, her sey yetmemisti iste hayatta kalmak icin. Herkes icin oldugu gibi onun icin de gerekli olan aslinda tek bir seydi;  benzemek. Herkes gibi olmak.

Flamenko Ole Olee

1 Nisan'la 2 Nisan arasinda

1 trenin icinde bir yerde

Bu gece flamenko dinledim. Dans da izleyecegimi dusunmustum davete evet demeden once ama mekana vardigimda sadece muzik oldugunu anladim. Mekan dedigim de Nublu. Bilenler bilir; burasi hala Manhattan mi diyerek supheye dusmenize sebep olan, uzaaak bir diyarin en uzak kosesi. Ayagimda da ilk defa giydigim, altin sarisi pabuclarim vardi.

Yeni aldiginiz ayakkabilar icin ne denir bilirsiniz: Evde giy once, ac. Giydim ben de ama evde acmaya degil, maratonda kosmaya giymisim istemeden. Metroyla Financial District'ten once East Village'a, hatta East Village otesi; Alphabet City'ye, ordan da yine metroyla West Village ve son olarak Upper West'e gitme curretini nereden buldum trenin icinde eve donmekte oldugum su saniyelerde bile hala emin degilim. Zaten F veya J metro hatlarinin dahil oldugu herhangi bir planin mutlu sonla bitemeyecegini artik uzman bir New Yorklu olarak cok iyi biliyorum. Ama yine de yeni aldigim ayakkabilarim ayagimda butun bunlari yaptim. Flamenko seviyor olmaliyim.

Hakkinda yazacak cok tip var suan trende. Geceyle gunduz arasinda binilen trenlerde esine sik rastlanan bir durum. Ilginc karakterler gunduz ozellikle evden cikmiyor sanki. Gunduz kural seven insanlarin zamani. O yuzden Flamenko konseri geceye konmustur belki de. Iyi ki de oyle cunku obur turlu ben kacirirdim.

Gunduz ben isinde gucunde, evli barklive benzeri tanidik ikilemelerle sifatlandirilabilecek bir kadinim cunku. Sabah kalkip ise falan gidiyorum. Onemli degil. Daha sadece 30 yasindayim ne de olsa. Biraz daha hayati ertelemeyi goze alabilirim falan...

Yeter ki geceleri bana biraksinlar. Gece ikilemelerle tanimlamasinlar beni. Mumkunse tek bir kelimeyle anlatilabilecek kadar carpici olayim bir anda. Ama hemen gelmesin akla o kelime. Beni bir sindirmesi gereksin once tanimlayanin. Soyle br dursun. Iciyorsa bir sigara yaksin, icmiyorsa da ic ceksin biraz. Sonra gulsun hafif buruk. "O"...desin...kurallari sevmez.

Bu gece kural istemedim hayatimda. O yuzden isten gec ciktim. Flamenko dinlemek istedim. Fazla fazla yollar yurudum. J diye bir metroya bindim. Az biraz dans ettim, once saga sola sallandim daha dogrusu. Sonra baktim muzisyen kaybetti kendini; elleri gitar calarken ayagi dans etmeye, gozleri koklamaya ve kulaklari dusunmeye basladi, ben de biraktim onu bunu. Ispanyolca sarkilar soyledim. Simdi beraber Madrid'e gitsek bir kotu sandvic alacak kadar anlatamam derdimi. (Sunu yapabilirim o ayri: Una cerveza por favor)

Yetmedi Olee, OLEEEEEE diye bagirdim bu gece. Muzik durdugunda anca fark ettim; gunduzlerin kuralci isiklari altinda solmus ruhum. Gece yeni kaliplara giren bedenimin icinde az biraz acildi ciceklerim. Ve tabi karar verdim flamenko dersleri aliyorum. Ani cikislari hic sevmem.

New York, New York...Nedir bu kadar vazgecilmez yapan sanki bu sehri diye soran biri daha cikarsa karsima yakin bir zamanda, flamenkosu diyecegim bu sefer de. Sacmalik! diyecek sorunun sahibi. Kucumseyecek belki cevabimi. Belki de deli oldugumdan endise edip yavasca yanimdan uzaklasir. Boylece sehir kendi kafasinda flamenko yapan, Oleee, OLEEE diye bagiran, altin rengi ayakkabili kucuk kadinlara ve ancak geceleri canlanan renkli ruhlara kalir. Iyi olur.

New York Metro Hikayeleri

16 Mayis, 2014 07:07pm

...Bu sirada yaninda oturan adam durmaksizin sakizini balon yapip patlatmakla mesguldu. Tas catlasa 30'larinda olmaliydi bu adam.

"Hey Allahim yiaa" diye gecirdi icinden.

Ciplak ayaklariyla camurlu sularda uzun esek oynayan cingene cocuklarin cignedigi gibi cigniyor sakizi igrenc herif. Kim yatar bu sulukle acaba merak ettim!? Para karsiligi yapan bulabilse bile mesela - vah yavrum- eminim bu adamdan sonra orospuluk meslegine bir sure ara verecektir zavallicik. Evet, evet! Orospu emekli eder bu adam ve sakizi...Kalk git yanimdan! Aaay! Daha gelmedik mi 72'ye!?.. Nerdeyiz biz? Burasi neresi?  Neden sakiz diye bir sey icat edilmiski sanki?..

Ic sesinin tum benligini kontrolu altina aldigi bu saniyelerde 34'e varmis olduklarini gordu. Tabiki Fulton'dan binip hemen karsisina oturmus olan o sempatik deli de tam o sirada ayaklandi. 

Yanlis anlasilmasin, 34'le bir alip veremedigi yoktu ama eger metro kullanmayi karsisindaki adam kadar iyi bilen bir baska deli daha varsa su hayatta ve bindigi metroyu icinde sizip kalmak icin degil de gercekten bir yerden bir yere ulasmak icin kullaniyorsa, 34 kesinlikle o kisinin duragi olmaliydi. Orasi delilerin parti mahallesiydi cunku. Bir de Macys'in. KI Macy's e gidenlerin yuzde seksenbesi turist, geri kalan yuzde on besi de deli olduguna gore (yuzdelerden cok iyi anlardi) problem yoktu. 34 delilerin ve Macyscilerin mahallesiydi. 

Bu derin dusunceyi kafasinda onayladigi saniyelerde PAT!? diye bir sesle yeniden icinde bulundugu korkunc metroya dondu. Cingene adam sakizi sisirip sisirip pat PAT PAT!? diye patlatmaya devam ediyordu. Tam adama donup dik dik "omrumu patlattin yeter!" bakisi atmak uzere kafasini cevirmisti ki 72'ye varmis olduklarini fark etti. 

Cin+cingene fuzyon iskencesi burada sona ererken karsi platformdan gelen 1 trenini gordu. Her seye ragmen simdi ne gibi manyaklar gorecegini dusunerek heyecanlanmadan edemedi. 

DA.

Zor Iş Komedi

Ingilizce kitap okumaktan biktim deyip elime gecen ilk Turkce kitabin Ingilizce aslindan ceviri bir kitap oldugu gecenin hayatin bir cilvesi olmasi gerektigine inanip, herhangi bir dilde hicbir kitap okumadan uyumaya karar veriyorum. 

Cem Yilmaz anlatmisti sanirim showlarinin birinde, ya da Sahan Gokbakar. Cok da fark etmez.

"Komedi nedir?"

Nedir?..

"Komedi, icmek icin plastik siseden bardaga su koyup sonra plastik sisenin dibinde kalan suyu icmektir."

Kisinin ilgisini belli bir amaca dogru yonlendirip sonra beklenmeyeni yaparak sasirtmak miymis yani ? Olabilir. Ama eger oyleyse o zaman belki de hayat beni bu gece guldurmek istemistir. 

Gulmedim.

Kaldi ki komedinin pet siseyle, cam bardakla falan aciklanmaya calisilmasi da hosuma gitmemisti. Her seyi de baside indirgemeye, icinden derinligi sokup atmaya gerek yok. 

Bazen birak derin kalsin.

Ata Demirer'in komediye yaklasimini o yuzden sevdim sanirim. Gecenlerde oturdu ya cilingir sofrasina Ece Temelkuran'la, hani oku bitir bir daha oku bir roportaj cikti ortaya. Orda demis trajedi kolay, zor olan kotu olaylarin icindeki espriyi gormek diye.

Cok hakli, suan esprisini kaybettim bulamiyorum hayatimin. Hayir, sikildigim Ingilizce kitaplari Amerika'da gecirdigim uzun sureye, sonra elime gecen ilk Turkce kitabin da Ingilizce'den ceviri bir kitap olmasini Turkiye ozleminin ikinci elligine, yapmacikligina ve geciciligine gonderme olarak kullanmiyorum. Hele hele hicbir sey okumadan uyumaya karar vermis olmamin iki kita ortasinda kalmis, caresizlikten ne saga ne sola gidemeyip okyanusun dibini boylama hissine benzetmekle yakindan ilgim olmaz. 

Ben sadece trajedi kolay diyorum. Komediye saygi duyuyorum ve o yuzden ne okuyorum ne de uyuyorum. 

Yaziyorum.

DA

Kadinlarin Rengi Pembe

Bu yazi vibratorlerle ilgili degil ama icinde birden cok vibratorun gectigi dogrudur.

Hikaye West Village civarinda basliyor. Gunlerden havanin tipik Mart aylarina gore inanilmaz guzel oldugu bir Cumartesi gunu. Cumartesi dediysek yanlis anlasilmasin, haftasonu kavramiyla ozdeslestirilmis “bos vakit” utopyasindan cok uzakta bir gun bekliyor genc kadini. Zaten hicbir zaman anlayamadi neden cumartesi gunlerinin ta pazartesiden baslanarak dort gozle beklendigini. Haftaici vakitsizlikten yapilamayan ne kadar angarya is varsa hepsi haftasonu yapilmiyor mu? Buna ev islerinden tutun da, yok efendim kocanin yeni isinde giyecegi ceketin pesinden kosulmasi da dahil tabi, ya da bir gelinligin. 

O guzel cumartesi gunu onun “bos zaman” doldurma gorevi de bu olacakti; son olmasini umdugu ilk evliliginde giyecegi gelinligin provasina gitmek. Bir kadin icin pek heyecanli, pek coskulu gecmesi sosyal normlarla soylenmeden emredilmis bir olaydi bu gelinlik olayi. Eger evlilik basli basina dipsiz, kara bir kuyu icinde sonsuza kadar duser gibi hissettiren bir endustriyse, gelinlik o kuyuya atlamak icin disaridan tirmandiginiz bir merdivendi adeta. O sekilde kandirip sizi ve cuzdaninizi yuttuktan sonra bir daha asla salivermeyecegini aci bir sekilde anladiginiz sinek yiyen dev bir bitki. Kendisi bu merdivenleri cikip kuyuya atlayali bir iki ay olmustu. Dustugu noktadan geri donusu olmadiginin da farkindaydi ama en azindan endise seviyesini hafifletmesi icin arkadasi Dee’yi yaninda istemisti. Ne de olsa D harfinin uguruna inanirdi.

O satafatli gelinlik magazasinda bulustuklarinda 10 dakika gec kalarak gunluk programinin gerisine dusmeyi basarmisti bile. Icerde onu bekleyen Dee onu gordugu anda suratinda dev bir gulumsemeyle “Ne o? Evlenmekten vazgectin galiba” dedi.

“Ay sorma! Ben vazgecsem de bu gelinlik benden vazgecmeyecek! Dua et ustume tam olsun.” 

Saka yapmiyordu genc kadin. Gercekten neredeyse acip ellerini Allah’a yakaracakti. Gelinligin ustune tam olmasi gerekiyordu yoksa sonu basi belli olmayan masraflar katlanarak devam edecekti. Zira satafatli gelinlik magazasinin fistik hatunlari bedavaya kumas kesip bicmiyordu. Evet satarkenGuatemala’daki orta boy bir ailenin yarim yil yasamasina yetecek kadar para istemis olabilirlerdi ama bu iki cm etek kesip, iki cm de gogus kucultmenin bedava yapilacagi anlamina gelmiyordu, ya da mantikli bir fiyata. Elbette akla en yatkin secenek bu basit islemin de bahsi gecen orta boy ailenin bir kac ay daha yasamasina olanak vermesiydi. Basit bir oran meselesiydi, hepsi bu.

Elbette gelinlik ustune tam olmadi. Evlilik oyununu toplumun harcama kurallarina gore oynamayi bastan kabul eden kendisiydi. Simdi ne diye evrenden ona azicik da olsa yardim etmesini bekliyordu ki? Pamuk eller cebe gidecek Guatemala'daki aile teoride bir iki ay daha doyabilecekken pratikte gelinlik magazasinin dikis nakiscilari belki o yaz Gutemalaya tatile gidecek, biraz lokal kahve icip biraz alis veris yapacaklardi. Belki o yerli aileden bir iki canak comlek alirlardi da kendi parasi dogru yoldan olmasa da dolayli yollardan o ailenin cebine girerdi. Simdi dolayli olasiliklari degerlendiremeyecek kadar doluydu kafasi gerci; gelinlik ustune tam olmamisti.

Buyuk dugunleri normlastirmis evren ayni zamanda minik belli kadinlarin buyuk memeli olmalarini da normlastirmis olacak ki olculeri alinip ustune en uygun olacak bedende dikilmis gelinligin memeleri ancak pek gosterisli, dev bir Soprano icin tam olabilirdi. Bu kucuk kadinsa 9 yasinda annesinin gece elbiselerini deneyen kucuk bir kiza donmustu. Acil mudahale gereken bu ani tek basina yasamaktansa yaninda arkadasi Dee’yle birlikte yasiyor olmaktan mutluydu en azindan. Hayatta boktan seyler oluyordu da hepsini tek basina atlatmak zorunda degildi insan.

Iceride gecirdikleri 1 saatten sonra evlilik asiri dozuna maruz kalmis iki kadin yeniden yer yuzune, gun isigina kavustuguna memnun bir sekilde sen sakrak West Village’in kalbine dogru yurumeye basladi. Konulari is hayatiydi elbette. Zira New York’ta kadinlarin temel konusu buydu: kariyer. Tabi beraber gelinlik denemeye gitmedikleri anlarda...

Bir de eksikleri vardi, kahve. Ikisi de sabah gozlerini actigi andan o saate kadar hala tek yudum kafein almamisti ve ikisi de bu durumu acilen degistirmeyi oncelik edinmisti. Biri telefondan lokal kahve dukkani ararken, oburu blok koselerinde her an bir Starbucks gorebilirme ihtimaline karsi gozlerini dort acmisti. Sonunda kahvecilerin McDonalds’i mucadeleden galip, iki arkadas ise ellerinde buzlu kahveleriyle Starbucks’tan mutlu cikti.

Kahveyle saka olmazdi. Ozellikle de Cumartesi sabahi gelinlikcinin birinde 1 saat gecirmis ve cuzdanini biraz daha acmak zorunda kalmis bir kadin icin. Ama tam da oyle bir anda neyin guzel sakasi yapilirdi biliyor musunuz? Seksin. Evet, her ortamda insani guldurmeyi pek guzelbasarmis seks o ortamda da gunu aydinlatmada yardimci olacakti cunku rotalari onlari sans eseri vitrini pek guzel donatilmis bir seks magazasinin onune cikarmisti. Genc kadin pek siki takip ettigi “modern yasam ve kadin” temali blog Refinery 29’da birkac ay once gordugu renkli vibratore vitrinde rastlayinca iceri girmeleri kacinilmaz olmustu. Blogun o kadar ovdugu aleti yakindan da gormesi gerekiyordu. Cunku biliyorsunuz vibratorler artik seksin kadin icin tabu olmaktan cikip, zevk alarak yasayabilecegi bir ozgurluk haline geldiginin kanitiydi adeta. Yillar once sadece kadinlarin kulaktan kulaga aktardigi silik fisiltilar simdi en cigirtkan renklerde, sehirlerin en kalabalik semtlerinde, vitrinlerde ve internetin her kosesinde milyonlarin kullanimina sunuluyordu.  Sirf bu bile kutlamaya degerdi.

Iki kadin kuafore girer gibi rahat girdikleri seks magazasinin kapisinda bakislarini utanarak kendilerinden kaciran adama bakip nerdeeen nereye diye dusundu. Dunya gercekten de dogru yolda ilerliyor olabilir miydi?

Bir ellerinde kafein, diger ellerinde renk renk, sekil sekil vibratorler kikir kikir bir saga bir sola giden iki kadin pek egleniyorlardi.  Bazi modellerde eglenceye magazada calisan genc kizla genc adam da katiliyordu. Pek cok modelin nasil kullanilmasini gerektigini cozmus fakat bir tanesine bir turlu anlam veremeyen satis danismanlari o modelin nasil kullanilmasi gerektigine dair teoriler uretiyordu. Bu sirada modellerden birinin fazla gercekci calistigini dusunen genc kadin bu yuz kizartici ama komik sahnenin kesinlikle paylasilmasi gerektigine kanaat getirerek modeli arkadasina gostermeye gitti.

“Dee!! Suna bir bakmak zorundasin. Tusu surda bir bas da gor bak ne kadar komik.”

“Ay! Bu ne be? Aaay bildigin elime bosalicak sanki alet!?”

“Hihihihihihi. Ayni seks yapan bir adam degil mi bu!”

Bu kadar gercekci hareketler biraz fazla gelmis olacak ki Dee’nin akli eglenceden uzaklasip, New York’taki yalniz kadinlarla ilgili derin dusuncelere kayiverdi. 

“Iste...” dedi. “Dusun burda kadinlar ne kadar yalniz, bu is bile ne kadar kolay hale getirilmis. Renk renk, cesit cesit, elini kolunu sallayarak gel buraya, sec begen al. Ister en gercekcisi olsun ister normal adamlarda olamayacak kadar basarili, gercek disi modeller olsun... Her seyin bir cozumu uretilmis yalniz kadinlar icin resmen”. 

Bir yandan arkadasini onaylarcasina kafasini sallayan genc kadin ote yandan da “Allahim!” diye dusunuyor. “Iki kadin bir araya gelince seks magazasinda bile iki dakika dalga gecemiyoruz. Hemen yok kadin problemleri, yok modern zaman yalnizliklari. Elimizde cingene pembesi vibratolerle yalniz kadinlarin nasil mutlu olabilecegini cozmeye koyuluyoruz sanki bir iliskisi olan her kadin cok mutluymus gibi”.

Ne olursa olsun insanlarin dunyanin pek cok yerine gore epey ozgur yasadigi bu sehirde o gun vibrator almadan magazadan cikiyor iki kadin. Eglenip gulmusler, keyifleri pek yerinde. Belki hicbir zaman bir vibrator sahibi olmayacaklar ama gerek yasalarla teoride gerekse sosyal normlarla artik pratikte boyle bir ozgurlukleri oldugunu bilmek bile –o an farkina varmasalar da- kendilerini cok iyi hissettiriyor.

Magazada ne kadar cok vakit gecirdiklerinin farkina varmayan iki kadin disari ciktiginda saatin farkina varip acilen adimlarini siklastiriyor. Gitmeleri gereken bir brunch randevulari var. Yasalarin ozgurlestirdigi ama ondan daha da onemlisi kendi kafasinin icinde ozgur olmayi basarabilmis bir genc kadin daha var onlari bekleyen. Yaninda da yeni evlendigi kocasi; karisinin ozgurlugune kendi ozgurlugunden farkli bakmayan, ote yandan ailesinden gelen dini gelenekleri cok hosuna giden, onlari yasatmaktan gocunmayan, modern ve cok zeki bir adam.

Genc kadin cumartesisinin geri kalanini bu ekiple brunch yaparak gecirecegi icin cok mutlu. Akdeniz Avrupasi’nin en guzel tatlari tabaginin uzerinde, Sufizimden tutun da emlak yatirimciligina kadar pek cok sey konusabildigi kafasi ozgur arkadaslari etrafinda otururken kisa bir an gozlerini pembe tavana dikip, disaridan soyle bir kendine bakiyor.

“Bugun de ne cok pembe gorduk” diye dusunuyor...Kadinlara yakisacak sekilde uysal ve pozitif olmalari icin onlara dayatilmis bir renk pembe. Ne kirmizi gibi edepsiz, ne de siyah gibi baskin. Bir donemin en mantikli secenegi. Kafasinda kacinilmaz bir dusunce sekilleniyor ve keyiften resmen tavana bakmakta olan suratina kocaman bir siritma oturuyor. Eger diyor kendi kendine “Bugun artik kadin kadina canimiz viski istediginde viski, kokteyl istediginde pembe bir Cosmo icmeye gidebiliyor, ve hatta canimiz zevk istediginde pembe vibratorler kullanabiliyorsak, belki pembe gercekten de bizim rengimizdir. Pozitifiz dogru. Her zaman umutluyuz o da dogru ama ne sanildigi kadar zararsiz, ne de masumuz biz. Insaniz cunku. Gunahsiz insan olur mu?”

Neye siritiyorsun diye soruyor arkadasi. Hic diye cevap veriyor genc kadin. “Kadinlarin rengi gercekten de pembe galiba. Ona guluyorum.

Not: Bu yazi icin evrenin gizledigi bir ironiyi gun isigina cikarmada bana ilham veren Duygu Daniels’a sevgiler! Her cumartesim seninle brunch yapip sufizm konusarak gecse.

New York'ta Bir Pazar Sabahi...

Sabah kafasinda Domates Biber Patlicaaaan, Bir anda butun dunyam karardiii cumleleriyle uyanmisti. Butun evi Baris Manco sarkilariyla yankilandirmak icin cok guclu bir istek duydu. Derhal bilgisayarina saldirdi ve Onu bu sarkiyla uyandirdiginda kendisine sicacik bir gulumsemeyle cevap veren bir adamin yaninda yatiyor oldugu icin icinden Allaha bin kere sukretti. Domates Biber Patlicaaaan dese neden bahsettigini, nasil bir sanatci, nasil bir ’88Turkiyesi, Adam Olacak Cocuk, tum bunlarin ne anlama geldigini cok iyi bilecekti sevgilisi. Tipki kendisinin Erzincan Mandira'nin ne oldugunu bildigi gibi mesela.

Bu bilinmezlerle dolu, buyuk elli buyuk ayakli sarisin mavi gozlu devlerle orta boylu digerlerinden olusan dunyada herkesin ve en basta da kendisinin Domates Biber Patlicaaaan’I bilen birine cok ihtiyaci vardi. Bu durum aralarindaki iliskiyi diger herkesinden daha ozel kiliyor muydu peki? Sonucta Turkiye’de Erzincan Mandirayi da Baris Mancoyu da cok iyi bilip, bildiklerini birbirleriyle paylasabiliyor olmalarina ragmen hic anlasamayan bir suru cift yok muydu? Sonunda asil onemli olaninin ne kadar cok sey paylastiklari degil paylastiklarinin bir omur onlari ozel kilmaya yetip yetmeyecegi olduguna kadar verdi ve kalkip kahvaltiyi hazirlmaya basladi. Yumurtalar fokur fokur kaynayan suyun icinde katilasmayi beklerken, kendisi Domates Biber Patlicaaaaan ezgileri arka fonda domates keserken yumusacik bir pazar sabahina basliyordu.

Ben Kim Oldugumu Nasil Anladim

Sanirim bir kış ayıydı. Zaten kış cocugu oldugumu dusunursek, kendimi bulmamin da kışa denk gelmesi pek manidar ve uygun kacar. Yine birilerinin yaptigi bir seylere cok kizmis ve kirilmisim. Tipik 18-20 yaslarinda yasanilan soklardan birini yasiyorum. "Ama nasil?..Yani mumkun degil! Nasil?" deyip deyip duruyorum kendi kendime; tam bir bozuk plagim. Biri bana kazik mi atmis, beni aldatmis mi ne, oyle bir sey. Hayati ogreniyorum ve buraya kadar gayet siradan, normal genc bir insanim. Ilginc olan yasadigim uzuntuyu, o sirada icinde bulundugum sikintiyi paylasmak icin ve hatta sikintiyi cozmek icin icgudusel olarak basvurdugum yol: yazmak. Telefona sarilip en yakin arkadaslarima bogure bogure aglamak ya da anneme gitmek de aklima gelenler arasinda ama en on sirada degil. Her seyden once yapmak istedigim bir tek sey var sanki; kalemler aşınıp kagitlar parcalanana kadar yazmak. 

Hicbir zaman normal bir cocuk olmadim eger normal diye bir sey varsa tabi. Lisede, universitede maskelendim ve herkes gibi davranmaya basladim o kadar. O yuzden acimi paylasmak icin yazmak isteyince de garipsemedim. Otuz-kirk sayfa, kisa oyku tadinda bir mektup yazdim; ozel kanka kuryesiyle de ilgili yere gonderdim. Sonra da derin bir nefes alip hayatima devam ettim. Sanki o kadar uzulen hic ben olmamisim gibi rahattim. O mektuptan sonra yasanilacaklar onemli degildi sanki artik; sadece mektupla birlikte kusulanlar onemliydi. Her bir kelime kufur, her cumle ayri bir hayalkirikligiysa eger, yazimla birlikte ben de temizlenmistim, yeniden dogmus sifirdan baslamistim sanki. Isin garibi mektupta sevgi sozcuklerinden, asktan meskten baska bir sey yoktu. Severek cezalandirmistim kotu insanlari. Ne guzel diye dusundugumu hatirlar gibiyim. Her sinirim bozuldugunda bir mektup patlatirim olur biter o zaman demis, daha da fazla bu yazma icgudusunu kurcalamamistim. Aynen dusundugum gibi arada sirada yazdim o kadar.

Yillar sonra yine bir kış -hem de en dondurucusundan. Annem, teyzem, kuzenim, ben New York'ta bir araya gelmisiz. Hem uzun bir sure sonra yine 4 kadin birlikte tatil yapmanin heyecani icindeyiz hem de on gun birlikte olacak olmamiza ragmen New York'un buyuklugu ve normalden hizli akan saatleri yuzunden o muze senin bu mahalle benim delicesine gezmeye calisiyoruz. Metropolitan'dayiz o gun. Gezdik dolandik sira modern sanat bolumune geldi. Pek realist bir neslin, hayatta her sey icin cok calismak gerektigi ogretilmis cocuklari olan annem ve teyzem modern sanat sifatiyla muze duvarlarina asilan ve her yil milyonlarca insana sunulan bu sade tablolara inanamiyor. "Bu ne simdi ya?" diye soruyor annem. "Ya ver elime bir gazli kalem bir de kagit, bes dakikada yapayim sana aynisini" diye cevap veriyor Teyzem. Kuzenle ben de sessizce bakmaya devam ediyoruz bir iki cizgiden ve belki blok blok renklerden ibaret modern sanat tablolarina. 

Icimden hakli olabilirler mi acaba diye dusunurken anladim birden. Bilgi yarismasinda sorulan soruya kesin dogru cevabi bulmus yarismaci edasiyla aniden kirmizi butona bastim sanki ve dedim ki "Ama sen hic mutluyken, uzgunken, kizginken ya da endiseliyken resim yapmadin ki!" Mesele o resim icin cizilen cizgilerin karmasik veya basit olmasi; sanatcinin kendini ifade ederken yetmis yerine iki renk kullanmasi degildi. Bir insanin kendini ifade etmek icin icgudusel olarak resim yapmayi tercih etmis olmasiydi o tabloyu o muze duvarina astirtan. "Yapabilirdin de niye yapmadin simdiye kadar bir kere bile?" diye sordum. Cevap almak icin sordugum bir soru degildi. Kendi kendime konusuyordum daha cok. Zaten kendimin bulup kendimi tatmin ettigi bu aciklama annemi ve teyzemi ikna etmeye yeterli olmadi. Kırk kusur yillik realistleri bir anda modern sanat aşıgına donusturecek degildim. Avrupa klasiklerine dogru ilerledik.

Hayatin farkli zamanlarinda yasanan farkli olaylar arasindaki baglantilardan ibaret olduguna inanan ben, o muzede yeni bir baglanti kurmustum. Ben yazmayi seviyordum cunku bir yazardim. Henuz kendime itiraf etmemis olsam da, New York'ta otelcilik finansi okuyor ve hatta mezun olduktan sonraki yillar icerisinde de ayni konu etrafindan bir isten otekine kosacak olmama ragmen, ben bir yazardim. Insanin yazabilmesi icin illa kirasini yazarak odemesine gerek yokmus, onu anladim. Yazmak bir sonuc degil, sebepmis. Sinirlendigim icin yazmamisim o mektubu yillar once, yazamadigim icin sinirliymisim. 

Simdi yaziyorum, kirami da New York'un otelleri oduyor. Hayatimdaki en buyuk baglantilardan birini kurabildigim icin de cok mutluyum. Ben boyle anladim kim oldugumu. Dogdugumdan beri yapmak istedigim seyi bilen insanlardan degildim. Hatta kim bilir ilerde ne gibi alakasiz gorunen olaylari birbirine baglayacagim ve yeni kesifler yapacagim.

Bugun, ben bir yazarim.

Sekiz Yasindaki Duygu'ya Mektup

Canim,

Bugun 16 Ocak. Hayatimizin 29. Onalti Ocak'i. Henuz haberin yok ama ben soyleyeyim; senin icin cok onemli olacak 29. Onalti Ocak. Bir donem gelecek bu sayiya cok buyuk anlamlar yukleyeceksin, oyle ki nereye gidersen git seninle olsun isteyeceksin 29, uzerinde, bedeninde tasiyacaksin onu. En basta vazgecilmezlik yukleyeceksin ona. Gercek anlamini ise dunyada 29. yilina geldiginde anlayacaksin ancak. 29 bizim icin tam da vazgecilmezligin, sabitligin tersi bir tanem. Hayatta degismeyen tek seyin degisimin kendi oldugu; bir cesit durmaksizin yenilenen yeni baslangiclar listesi. Artik biliyor olacaksin seni sen yapan seyin her seyden once degisim oldugunu, yenilenmek oldugunu. 

Guzel kiz,

Suan bilmiyorsun ama senin hayattan cok buyuk beklentilerin olacak. Daglari delmek isteyeceksin Duygum. Bir sicrayista aya cikmak ve gunese dokunmak. Denizleri bir nefeste yuzmek isteyeceksin. Kucuk kiz, hic korkun olmasin, hepsini basaracaksin. 29 yasina kadar bir suru sey ogreneceksin, basta da sabirli olma erdemini. Dunya buna yaslanmak diyecek; sen aldirma. Hala bugunki gibi cocuk olacaksin aslinda. Hala durmaksizin hayaller kuracaksin ve sonra o hayalleri bir bir gercege donustureceksin. Bir fark olacak yalniz. Tek basina yerde oturup saatlerce oyun oynadigin odanda biri daha olacak. Beraber hayal kurup, beraber oyun oynayacaksiniz. O da senin gibi olacak; kocaman bir cocuk. Adina Ken diyelim. Sen de Barbie. Dusun ki annene yalvar yakar aldirdigin barbie evi sizinmis, icinde oyuncak Barbie'yle Ken degil de sen ve odadaki arkadasin yasiyormus. Oda senin hayatinmis, barbie evi de gercek eviniz. Hic merak etme kucuk kiz. 29 yasinda barbie icin yarattigin hayattan da guzel bir hayatin olacak, hayallerin de sonsuza kadar yasayacak.

Bir tanem,

Surekli bilinmezlikler olacak hayatinda. Merak etme onu yasamaya deger kilan tam da bu bilinmezlikler. Net cizgilerle cizip, farkli renklerle boyamaya calistigin "plan"larin aralarinda kalem kabul etmeyen, boya tutmayan beyaz bosluklar olacak. Ne kadar denersen dene o bosluklari sen dolduramayacaksin kucuk kiz. O yuzden en iyisi mi deneme, birak beyaz kalsin oralar. Zaten merak etme; rengine senin karar vermedigin yerler kendiliginden renklenince resmin daha da guzel olacak. Hatirlasana gecen sene resim dersinde sira arkadasinla beraber yaptiginiz resmi ogretmen ne kadar da begenmisti. Oyle dusun. Hayat bir resim guzel kizim; bazi yerlerini baska bir elin boyamasi gereken cok guzel bir resim.

Bir de bazen uzuleceksin Duygum. Bogazini yirtarcasina aglamak isteyeceksin. Tipki derdini anlatamadigi icin haykirarak aglayan bebekler gibi yeri gelecek kimsenin derdigini anlamadigini dusunecek, hickiriklarla aglamak isteyeceksin. Agla. Unutma ki o kucuk bebekler de aglaya aglaya ogreniyor derdini anlatmayi. Bir de dinleyerek. Herkesi ve her seyi dinle kucuk bebegim. Butun dunyayi dinle, gokyuzunu, gezegenleri, uzayi dinle. Konusarak ogrenemeyeceksin konusmayi guzel kizim, dinleyerek ogreneceksin. Sadece konusan insanlar bir tek kendi seslerini duyar bebegim. O yuzden de yanlis konusuyorlarsa eger hep oyle kalir konusmalari.

Bir de görece diye bir sey ogreneceksin 29 yasina kadar. Bu da resimdeki beyaz bosluklar gibi bir sey. Senin icin yanlis olanin bir baskasi icin dogru olabilmesi. Nasil yani dedigini, kocaman gozlerini daha da buyuterek saskinlikla bana baktigini gorur gibiyim. Hayat şaşırtıcı bir sey bebegim. O yuzden guzel. Hep şaşır, hicbir seyi biliyorum deme. Biliyorum dedigin seylerin seni şaşırtmasına izin ver. Gorece iste bu bir tanem. Bilmek diye bir sey yok; ogrenmek var sadece. Hayatta her seyi ogrenmeye calis. Yagmurun neden yagdigini ve insanlarin neden agladigini. şimşegin neden caktigini ve bazi insanlarin neden avaz avaz bagirdigini ve gunesin neden her sabah dogup her aksam yeniden battigini, ölümü ve yeni baslangiclari ögren bebegim. Hepsinin nedeni şaşırtıcı derecede ayni olabilir. Ama demin de dedigim gibi, her zaman şaşırabil bir tanem cunku goreceler arasindaki bagi ancak sasirarak fark edebilirsin. Neden dogdugunu ve 29 yasina kadar nasil yasadigini sana bu iki sey anlatacak canim; durmadan ogreneceklerin ve ogrendiklerin arasindaki göreceli iliskiler. 

Kucuk kiz,

Kafani cok karistirmis olabilirim. Sen bana aldirma, oyununu oynamaya devam et. Sadece eger arada hayat durmus gibi hissedersen bu mektubu oku. Hayat hic durmayacak bebegim, oyunun hic bitmeyecek. Hep daha da renklenerek, daha fazla oyun arkadasiyla, daha fazla oyuncakla durmadan buyuyen kocaman bir oyun parkina donusecek hayat. Icinde boya kalemlerin, barbielerin, legolarin, oyuncak hayvanlarin, topun, ipin, evcilik setin, kabak bebeklerin, arabalarin, ninja kaplumbagalarin ve daha neler neler olacak. Senin ve arkadaslarinin hep beraber ortaklasa oyun oynadigi kocaman bir park. Hayat iste bu bebegim. Sen sadece tadini cikar ve oyununa bak.

Sana söz 29 yasina kadar muthis bir oyun olacak,  29'undan sonra da her sey giderek guzellesecek. Bir dusunsene oyunun kotusu olur mu hic? Sadece yeni oyunlar olabilir kurallarini bilmedigin, onlari da ogrenirsin olur biter. Hem belki sen bir oyun yaratir, herkese de ogretirsin, fena mi olur?

Guzel kiz,

Seni cok seviyorum, bugune kadar hep sevdim, bugunden sonra da kosulsuz sartsiz sevmeye devam edecegim. Sen de seni sev. Insanlari sev, kotulerini bile. Dusun ki onlar henuz oyunu ogrenememis. Sen ogret onlara ve onlari sev. Dunyayi, uzayi ve icindeki her seyi seversen, dunyayi, uzayi ve icindeki her seyi dinlersen, bir de onlari ogrenmeye calisirsan delemeyecegin dag, tek nefeste yuzemeyecegin deniz yok bir tanem.

29 yasinda cok mutlu olacagiz. Gel seni burda bekliyorum. Sen gelince de beraber 49 yasindaki Duygunun yanina gideriz. O anlatir, biz dinleriz. Kim bilir ne oyunlar oynamistir o. Seni seviyorum. Nice 29'lara bebegim.

Duygu